Yükleniyor...
Ezgi Theriault

Ezgi Theriault

ezgitheriault@gmail.com

Başka Bir Kıtada Ölmek

10 Ocak 2011 Pazartesi Saat 20:57

“Uzaklık deyip dert ettiğin nedir ki sevgili, biz Yaradan’ı görmeden sevmedik mi?’’

 -Mevlana-

Eşimle el ele tutuşarak girdiğimiz bekleme salonunun kapısında iki gün önce seksen dokuz yaşında kaybettiğimiz halanın oğlu karşıladı bizi. “Nasılsın” sorusuna “iyiyim” dedikten sonra bir pişmanlık kapladı içimi. Annesini kaybetmiş birine iyiyim denir mi hiç! Ben kendi kendime kızarken, halanın oğlu ve eşim havadan sudan konuşmaya başladılar. İçimi bir ferahlık kapladı; karşılaşmayı beklediğim ağır, acı dolu sahneyi bulamadığım için, oysa buraya gelene kadar ayaklarım nasıl da geri geri gitmişti.

Geldiğimiz yerin ismi “ölü evi”, cenazenin sergilendiği ticari bir bina, aile yakınları yüksek meblağlar ödeyerek cenazeyi organize ediyorlar burada. Daha önce de sohbetler esnasında, bir cenazenin ne kadar masraflı olduğunu duymuştum fakat nedenini pek anlayabilmiş değildim ta ki; bekleme salonundan, esas salona girene kadar. Kapıdan ilk girdiğimde gördüğüm kalabalık, neden eşimin iş görüşmesine gider gibi, iki dirhem bir çekirdek giyinmem için ısrar ettiğini, anlamamı sağladı. Herkes sanki bir moda şovuna veya bir iş kokteyline gelir gibi siyah takımlar, tüllü şapkalar, eldivenler, gözlükler hatta kolyeler ve mendillerle komple siyah fakat şaşırtıcı bir incelik ve intizamla giyinmişti. Bayanlar, hatta rahmetlinin kızları ve torunları bile makyaj yapmıştı. Her toplumun yas tutma biçiminin farklı olduğunu mantığım kabul etse de, insanca duygular; acı, herkes için aynı değil midir? Ölüm her ne kadar “hakkın rahmetine kavuşma” ve “geçici bir ayrılık” olsa da, bu ayrılığın acısını tadarken nasıl süslenir insan?  Etrafımda herkes fısıltıyla konuşurken, sağ köşeye konulmuş büyük ekran televizyonda rahmetlinin eski fotoğraflarının gösterildiği köşeye doğru ilerledim. Burada, büyük bir hatıra defterine insanlar duygularını yazarlarken, hastane de geçirdiği iki sene boyunca ona refakat eden, hiç yalnız bırakmayan, altmışlı yaşlarında olduğunu düşündüğüm kızı yanıma gelip, cenazeye katıldığım için bana teşekkür etti. Düşmanımızın bile bir yakını öldüğünde cenazesine katılmanın vefa borcu olduğu bir kültürden gelen biri olarak, sanki verilen bir davete teşrif etmiş biri gibi, teşekkürle karşılanmak çok garip geldi. Gözleri dolu dolu bana bakan bu bayana, “Allah rahmet eylesin”, “Allah günahlarını affetsin” cümlelerini içimden tercüme etmeye çalışırken sadece İngilizce bildiğim kalıplarla “çok üzgünüm, huzur içinde yatsın” diyebildim. Hâlbuki hayatın doğum kadar önemli olan bu anında, söylenecek öyle anlamlı şeyler var ki… Ama söyleyemedim… Birlikte salonun sol köşesine, yani cenazenin tabut içinde sergilendiği yere doğru ilerledik.

Çok güzel bir ahşaptan oymalarla süslü, değerli olduğu her halinden belli bir tabuta rahmetlinin cansız bedenini yatırmışlar, mavi bir takım giydirip makyaj yapmışlar. Sanki hiç ölmemiş gibi, sanki sadece uyuyor da birazdan uykusundan kalkıp herkese gülümseyecek gibi. Ojeli ve manikürlü ellerini de karnının üzerine kavuşturup, iki elinin arasına haç sıkıştırmışlar. Söylenecek sözlerin bittiği anlarda, hep insanın aklına saçma şeyler gelir. Bende eski mısırlıların mumyalama işlemini düşündüm bir an, sonra da acaba melekler bu bayana abdest aldırırlar mı diye geçirdim aklımdan… Rahmetlinin başında kimseye hissettirmeden bir Fatiha okurken, cenazenin etrafında toplanan kalabalığa benimle tanıştıktan sonra Katolik dininden vazgeçip, Müslümanlığı seçen eşim, İslam da ki uygulamadan bahsediyordu. İçimden, eşimin uzaktan bir kumandası olsa da, kapatma düğmesine bastığım da sussa diye geçirdim. Seksen dokuz yılını Katolik Hıristiyan olarak geçirmiş, hatta dünyada ki başka dinlerin varlığından habersiz, hakkın rahmetine kavuşmuş bu insanın yakınlarına, İslamiyet te ölümüzü nasıl defnettiğimizi anlatmanın en yanlış biçimi ve zamanı şu an. İlla ki İslam’dan bahsedilecekse, felsefesinden bahsedilmeli, nasıl bir hoşgörü ve merhamet dini olduğundan. Allah’ın büyüklüğü ve affediciliğinden… Ondan gelip, O’na gittiğimizden…

Cenaze görme işlemi bittikten sonra, kiliseye geçiyoruz. Orada ilahilerle, mumlar ve tütsülerle yapılan törenden sonra, rahmetliyi defnedilmesi için mezarlıkta bırakmadan önce herkes tabutun üzerine gül atıyor.

Sonra rahmetli anısına verilen açık büfe öğle yemeğinde buluşuyor herkes. Sanki cenazeden gelmemiş gibi şen şakrak bir havada geçiyor yemek.

Bir sızı kaplıyor içimi, Allah’ım diyorum, bana kendi topraklarıma dönmeyi ve orada ölmeyi kısmet et. Yine duyduğum özlem yakıyor içimi… Sonra Mevlana’nın o sözü su olup serinletiyor beni:

“Uzaklık deyip dert ettiğin nedir ki sevgili, biz Yaradan’ı görmeden sevmedik mi?”

Bu yazı toplam (1225) defa okunmuştur
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/bizimdar/public_html/oyla.php on line 3

Yorum Ekle

Makale Yorumları ( 0 )

Bu Makaleye Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?